| Şair Mustafa Akar 1979 Giresun doğumlu. İlk orta
lise öğrenimi bu şehirde tamamladı, bir dönem Selçuk Ünversitesi'nde
iktisat ve işletme okudu. Milda'da puvantörlük yaptı. Tütün isimli bir
fanzin çıkardı. Şiir ve yazılarıyla 1998'den beri Çınar, Ada, Milliyet
Sanat, Yansıma, Derkenar, Kırklar, Dergah ve Kırknar dergilerinde
göründü. İlk şiir kitabı Birey yayınları Kırklar edebiyat dizisinden
yayınlandı (Küçük Bir Gökada-2002) Kırklar dergisinde ev üzerine yazdığı
metinleri Evyazı Tahtası adı altında 2007'de Lamure yayınlarınca
yayınlandı. Kalp Cezası+2 Düğüm ve Taflan Farkı adlı şiir kitapları
yayınlanmaya hazır bekliyor. |
 |
-İlk kitabınız “Küçük Bir Gökada”yı yirmi üç yaşında
çıkardınız ve çok sevildi bu kadar erken yaşta kitap çıkarmak nasıl bir cesaret
gerektiriyor?
Aslında cesaret işini düşünmek lazım,sonuçta baktığın
zaman,ilk kitabını çıkaran şairlerin yaş ortalaması genelde yirmi bir, yirmi
iki, yirmi üçtür.
- İsmet Özel; “26 yaşına kadar şair olamayan bir daha
olamaz” diyor
Bir anlamda bir gereklilik tabii. 23 yaşında
çıkarmayacaksın da ne zaman çıkaracaksın? Mesela Metin Altıok var sonradan şiire
başlamış birisidir, ressamdır. Sivas’ta yakılan şairlerden, 40 yaşında
basılmıştır ilk kitabı ‘Gezgin’. Ben aslında o yaşta şiir kitabı çıkarmayacaktım
çünkü ben şiir yazmakta, şiir yayımlamakta sıkıntı çeken, sorunları olan bir
adamım. İbrahim ağabeyin (Tenekeci) gayretiyle çıktı o kitap. Kırklar Edebiyat
dizisinin ikinci sürümünden çıktı zaten, üstelik tek şiir kitabı oydu o sürümde.
Ben ilk şiirimi orta ikide yazdım.
-Hatırlıyor musunuz? ,
Çok iyi hatırlıyorum, hikaye yazıyordum o dönemde okulun
duvar gazetesinde. O yaz İstanbul’a gittik, halamın kocası eski bir dünya
şampiyonu boksördür. Can Yücel’in çok yakın arkadaşıydı, onlar bir fikir kulübü
kurmuşlar 80 sonrası. Ben yazın gidip gelirken Can Yücel’le tanıştım, tabii
çocuğuz daha onların sohbetlerini dinliyoruz. Kendi aralarında ne konuşurlar,
geçmişi konuşurlar, Can Baba biraz daha farklıydı, daha entelektüeldi. Orda
başka adamlar da vardı, şimdiki edebiyat çevresinin yetkin isimleri de oraya
gelirdi.Bir yaz kendimde aradığım cesareti buldum ve defterlerimi götürdüm Can
Yücel’e, Can Baba okudu onları, sen neden şiir yazmıyorsun dedi. Düşünsene daha
orta ikideyim, nasıl yazılacağını bilmiyorum dedim. Bu işin reçetesi olmaz, otur
bu akşam bir şiir yaz bana getir dedi. Eve gittim gece on birden sabah 5’e kadar
eski bir defterin 20 -30 sayfasını doldurdum. Sabah enişteme ‘beni Can Yücel’e
götür’ dedim. Yazdıklarımı verdim,büyük bir sabırla hepsini okudu. Normalde o
dönem adı çıkmış büyük şairlerin bile şiirlerini kolay kolay okumazdı. Kendi
halinde bir adamdı . Teker teker okudu onları sonra defterin hepsini yırttı
sadece bir sayfa şiir kaldı. O sayfadaki dizelerin de çoğunu karaladı ve geriye
bir mısra bıraktı. Senin gidecek olduğun yol, sapacağın sapak, aha şu mısra dedi
.Ben o şekilde,o mısra sayesinde şairlik işine bulaştım.
-O mısradan kastettiği şey üslup muydu?
Üslup tabii, sonra yazları gidip gelmelerimde yine Can
Yücel’le konuştum. Ben büyüdükçe bana şairler tavsiye etti, kendi kitaplarını
verdi. Nazım verdi, Cemal Süreya verdi, Dağlarca verdi. Şairleri oku dedi. Orta
üçteyken ben essahtan bir şairdim yani. Liseden sonra bir daha gittim Can
Baba’nın yanına, son görüşmemdir. İstanbul’da Beylerbeyi yakınında Sazende diye
bir yer vardı şimdi kapanmış sanırım, orda oturduk, bir şeyler konuştuk ama
şimdi pek hatırlamıyorum ‘Can Baba ben Müslüman’ım’ dedim. Bana s….git, kalk git
masadan dedi.Niye bu kadar kızdın dedim ,bir saat nutuk çekti bana. Ondan birkaç
gün sonra bir daha görüştük. Sen bu yolu seçmekte kararlı mısın dedi. Ben de
evet dedim. Eğer bu yolu seçtiysen Dergâh çevresine git dedi. Başka yerlere
gitme. O şekilde benim yolumu çizmeme de Can Baba faydalı olmuştur. Şiir yazmama
o vesile olmuştur yani.
-Bu güzel anıyı başka yerde okumadık.
Yok, başka yerde yazılmadı bunlar ilk kez paylaştım.

-Şiir serüveninde uğranılması gereken duraklar
nerelerdir?
Nasıl duraklar?
Şiirin yol haritası diyelim?
Ben bu soruyu cevaplayacak biri miyim bilmiyorum.
-Orta Üç’te şair olmuş birinin bu soruyu yanıtlaması
doğal olsa gerek?
Şairliği seçmiş biri için şiir yazmak asıl meseledir
demiyorum, şiiri yazarsın olur biter, herkes şiir yazar kağıt kalem ucuz bir şey
“Şair olmak” diyorum özellikle,şair olmak istiyorsa biri geçecek olduğu yollar
Büyük Türk şiirinin belli başı duraklarıdır,Yahya Kemal’den Haşim’den, Akif’ten
başlamak üzere bu duraklardan geçmelidir şair adayı. Necatigil şairleri
sınıflara ayırır: hayret makamı, hasret makamı, bilgelik makamı. Sonra işte
diğerleri var biliyorsunuz, Dağlarca,ki onu hiçbir akıma,kuşağa dahil
edemezsiniz, Dıranas var,Hececiler var,Faruk Nafiz, Necip Fazıl vs.
-Necip Fazıl’ı hececilere mi sokuyorsunuz?
Necip Fazıl’ın yazdığı şiiri
heceden ayırmak zahmetli bir iş olur. Bence hecenin en önemli şairidir. Onun
şiirlerini okursunuz ve sanki hece ile yazılmamış gibidir; Behçet Kemal’de
mesela hece ölçüsünü duyumsarsın. Hececilerin en belirgin ve güçlü şairi
Dıranas’tır.
On beş yıldır okuduğum
kitaplarda hep tartışılır, şairin gelenekle bağı olmalı mıdır olmamalı mıdır
sorusu? Bu 80 kuşağının getirdiği bir ölçüt. 80 kuşağındaki bazı isimler
gelenek adına sentetik bir dille şiir yazdılar; bir gelenek tartışması çıktı. E
tabii ki şair gelenekten beslenecek, Türk Şiiri denen bir olgu var ortada,
Fuzuli hangi geleneğin malı?
-Bunu yok sayıp yeni bir şiir dili kurmak olmaz mı
diyorsunuz?
Bu imkânsız. Dil dediğimiz zaten bir gelenek değil mi? Ben
gelenek sözcüğünü kurarken bile aslında bir yere yaslanıyorum.
-Şiir gelenekten beslenmeli sözü mantar gibi çıkmamalı
ortaya diyebilir miyiz?
Tabii , küçük İskender’in şiirini düşünelim.Beat
Generation’ın Türkiye’deki versiyonudur. 68’li yıllar geride kaldı. Bu anlamda o
şairlerin Türkiye’deki uzantısı bile olsa, Türkiye’de geleneğe yaslanır.
Şiirlerinde yabancı dili çok kullanan şairlerden bahsedelim, Lale Müldür mesela
yani bir gelenek bulur kendine,sonuçta Türkçe yazıyor mavi sözcüğünü yazarken ve
arkasından on binlerce şair sürükleniyor.
-Hayatımın zemheri ayı dediğiniz zamanlarınız oldu mu?
İsmet Özel 28 Şubat için bir takvim yaprağı diyor. O
tarihten sora bir takım şeyler değişti, hızla liberalleştik, hızla
kapitalleştik. Bireycilik ve pozitivizm hayatımızı kapladı, bu durumun en büyük
destekçisi de 28 Şubat sonrasının muhafazakâr, liberal insanları oldu ne yazık
ki, yeni bir secim yapıldı, insanlar bir yerlere doğru koşuyor ama nereye
koştuğunu bilmiyor. Başımıza gelen şeylere bile “eyvallah” der olduk. Darbeler
bile günlük bir oyuna dönüştü, filmini yapıp ağlıyoruz sadece tarihimize.

-Halka “bir dokun bin ah eşit” öte yandan Ankaralı
çalgıcılar yüz binler satıyor, magazin programları reyting rekorları kırıyor
sorumsuz bir halk mı ortaya çıktı?
Halk zaten sorumsuzdu. Bizi sürenlerle, bizim sürdüklerimiz
arasında sorun var, biz bu sorunun çocuklarıyız. 80’lerde dünyaya gelmiş ve
90’larda büyümüş kuşak, depresif bir kuşaktır. Eskiden Tv’de Madonna’yı , Elvis
Presley’i göreceğiz diye çırpınırdık, Pink Floyd’un eski albümlerini yıllarca
arar dururdum şimdi her yerde var, artık bir tadı yok, tuşa basıp indiriyorsun.
Bu kolaycılık beni rahatsız ediyor.
-Size bir kaç kavram sorsak sizin için ne ifade ettiğini
bize açıklar mısınız?
Tabi.
-İsmail Kılıçarslan: İsmail yakın bir
arkadaşım,şiirine ve duruşuna saygı duyarım; üstelik İsmail ortak dertlerimizin
şiirini yazıyor. Daha geçenlerde bir tartışma okudum, eleştiriliyoruz.
Anlaşılamıyoruz. İsmail siktir git dediği zaman olay çıkıyor, bu hayatımızda yok
mu? Hala hurufat sözcüğünü yazanlar bizden daha çok bize küfrediyor. En azından
biz dürüstüz, sokağın şiirini, sokağın dilini yazmakla daha dürüstüz
onlardan.
-Aşk: Leyla ile Mecnun’un sonunda ilginç bir sahne
var. Leyla Mecnun’un sırtına dokunur,ben geldim der. Mecnun “eğer sen Leyla
isen içimdeki Leyla kim” der. Eğer içimdeki “Leyla ise sen kimsin”. Aşk bu
paradoksun ürünü.
-çekil önümden Leyla ben Leyla’ma gidiyorum durumu?
Aşk araç mı amaç mı? Ben bunlardan uzağım. Aşka araç dersem
nesneleştirmiş olurum, amaç dersem tapmış olurum. Net bir şey diyemiyorum ama
dünyaya gelişimizin en büyük göstergesidir aşk. Tabiî ki bir kişide de vücut
bulabilir neden olmasın.Bir de şey var,İbrahim Tenekeci’nin o müthiş
mısraı:gökten zembille yağan sadece aşktır.
-Yuva: Ev kavramı benim için önemli bir kavram.
Yuva ile ev aynı şey mi sizce?
Yok yok yuva daha farklı bir şey, yuva kurmakla ev kurmak
aynı şey değil. Yani ben evyazı tahtasının sonunda bir şey dedim,evyazı tahtası:
gündüzleri ve geceleri bir kez unutmamak için. Ev kurma olgusu hayatımızdaki en
önemli olgulardan birisi, ev alma komşu al demişler. Biz sevdiğimiz insanları
bile bir evin içinde düşünürüz. Ev eşittir sen, diyor ya yazar. Dünya da koca
bir ev değil mi üstelik? Suavi Kemal’in bir mısraı vardı, ‘’Eve gidiyorum
evsizliğime’’.Geçip giden bir dünya var ve bunun ilk boyutları ev hayatımızdaki
değişiklikle başladı. Eskiden koltuklar sohbet etmek için birbirine dönüktü,
şimdi televizyona dönük. Eskiden kızların kadınların çeyizleri vardı, şimdi
hepsi hazır hale geldi. Çin’e bir tüccar geliyor , Pekin’e otuz günde yürüyerek
gitmek yerine artık trenle bir günde gideceksiniz dediğinde, Çinliler kalan 29
günde ne yapacağız diye soruyorlar. İşte modern hayat bize kalan 29 günde ne
yapacağımızı gösterdi ve bunun ilk darbesini ev hayatımızı değiştirerek yaptı.
İlk değişim ev de başlar o yüzden o kitabı yazdım.
-Şiir: Şiiri anlatmak çok zor. Şiir, hayatımızın en
önemli olgularından biri, dünyaya şiir çerçevesinde bakıyorum. Şiir dili kurmak
ayrı, bir dil kurmak, nasıl diyelim, şiir dilden gelişir dile gider ama dilde
durmaz; ayrı bir konuşma yapısı kurmaktır. Benim şiirim akıp giden,
parıltısını yitiren, soluklaşan, samimiyetini kaybeden dünyada; sokağın tam
ortasındaki haykırıştadır. Duvarlar bizi ayıran bir şeydir, ben Berlin duvarının
yıkılışını gören kuşağın çocuğuyum.Her duvar bizim için yazı yazmaya bir
çağrıdır, yazı yazma yeridir. Modern edebiyatın da beşiği o açık duvardaki
çağrının ta kendisidir. Yani bizim kuşağın yaptığı ve benim yazdığım şiir o
açık, tertemiz duvara yazı yazan çocukların haşinliğinde,
hırçınlığında,esmerliğindedir; ben oraya yazı yazdığımda içimdeki lirizmi ya da
destansı damarı karalıyorum.Duvarlar ve sayfalar,şiir için iyi iki kelime…
-“Ben canım yandı diye şiir yazarım” diyorsunuz?
Aslında “ben canım yandı diye sigara yakarım” diyordum, onu
bu hale döndürdüm. Canı yanmayan insanların şiir yazması çok aykırı bir
durum olurdu herhalde.
-Güzel duyguları anlatan şiirler yazılamaz mı?
Bir kere bir ayrım koyalım, şiir bize bir duygu anlatmaz,
şiir kelimelerle yazılan bir şeydir, şiir duygu anlatıyorsa şiir değildir,
öyküdür masaldır. Şiir; bir şey söyler, hatırlatır, şiir bize söyler ama
söylediği kendi bildiği şey de değildir. Bize bir takım işaretler gösterir,
görüntüler verir ve . bizden bu işaretleri birleştirmemizi ister. Şiir, şairin
neresinden çıkmışsa okur orasına varır der İsmet Özel. Nazım Hikmet diyor ya
hani: “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin”.Sen mutluluğun şiirini
okudun mu? Eğer bir gün canım yanmazsa şiir yazmam .
-Tütün dergisinin sizde uyandırdığı heyecanları genç
şairlerle paylaşır mısınız?
Tütün ilginç bir maceraydı, ben edebiyata başladığımda
Milliyet Sanat’a Varlık’a şiir yollayan biriydim, Tütün’ü üniversitede posta
kutusunda görüyor Orhan Tepebaş, kimse almayınca da gidip kapağını açıyor.
Ahmet Şimşek diye biri yönetiyor, çok sevdiğim biri. Ben de o zamanlar şiir
yazan kimseyle pek paylaşmayan biriydim bak ,şiirini kimseye göstermek
istemeyenler böyle mektupla dergiyi başlatmışlar, şimdi Fanzin diyorlar buna,
Samsun’da çıktı Konya’da çıktı, sürekli yer değiştirdi, fotokopi ile
çoğaltılıyor . Edebiyat ne olacak diye her genç şairin sorunu vardır nedense,ben
hiç anlamam . Tütünü, kapanınca Giresun’da çıkarmaya karar verdik,bir sayı
çıkarttıktan sonra diğer arkadaşlar da ortaya çıktı, ben o sayıyı her yere
yolladım . İnsanlar beni Tütün vasıtasıyla tanıdı diyebilirim.Şimdi Boyabat’ta
çıkıyor herhalde..
-Şiir yazma sanatından bahseder misiniz?
Bunla ilgili bir reçete yok; ama şiir okumadan şiir
yazılmaz tabii, bir kere dili bilmek lazım.Çok okumak lazım.Dokuz ayrı şiir
yazmaktansa,o şiiri mesela dokuz kere yazmak lazım,böyle şeyler işte.
“Çünkü ben seni sevdim
ey aranış ey Akdeniz’e bakan serin odalar
ey Anadolu bir yenilgi
ben sana bir yol söylevi oldum artık.
Yalnız cinsellikten uzak kızgın kamyoncuların bildikleri
bunca fetihler çağından beri duruşumuz mu bu felaket”
-Bunu nerde görsek, bu Mustafa Akar şiiridir
diyebiliriz, bu noktaya nasıl geliniyor?
Anladım. O noktaya nasıl geliniyor, valla onu bilmiyorum.
-Kamyoncuyu şiirin bir parçası yapmak şiirin içine
sokmak nasıl bir şey?
Ben şiirimde sentetik bir dilin uzağındayım .Benim şiirimde
ablalar, teyzeler, kıskanç halalar , kamyoncular vardır..
-Günlük hayatın kişileri ve nesneleri mi var diyelim?
Evet tam da öyle, dünyanın tam içinde.Yani ben sokağın ve
evin tam ortasından yazıyorum. Benim bir şiirimde ‘pense’ geçiyor. Beni
telefonla arayıp soruyor arkadaşlarım, pense ne oluyor diye. Ben de
diyorum o zaman sen Ali Mc Gayver’ı bilmiyorsun, onun dizisini izlememişsin.
Kaybolan bir yüzyılın tam ortasında duran adamın şiirini yazıyorum. Şurada
Kazancılar Yokuşu var ya, Taflan farkı şiirimde burası geçer.(Söyleşiyi
yaptığımız parkın yanındaki sokak)
/Kazancılar Yokuşu’nun tam ortasında durup göğe baktım/
-Günlük hayatın dışında olan şiirle işiniz yok?
Cemal Süreya “şair yaşamını yazar” diyor ya, ben ne
yaşıyorsam onu yazarım. Şiir benim için insani ve hayati bir mesele.
-“Kalp cezası ” ve “Taflan farkı” adlı şiir kitaplarınız
ne zaman görücüye çıkacak, İlk şiir kitabınız “Küçük Bir Gökada”daki üslup
korunacak mı?
Küçük Bir Gökada’da iki ayrı yol var aslında, birincisi ilk
bölüm: dünyaya hayretle bakan çocuğun durumu. Şimdi 20 yaşındaki genç 200 yıllık
anı biriktiriyor. Youtube açtığın zaman her şeyi görüyorsun. Ben Körfez
Savaşı’nı tv de izlemiş bir neslin çocuğuyum. “Kar yağınca alfabe” diye bir
bölüm de var. Oradaki epik damardır , ‘Kalp Cezası’ birinci damar. “Taflan
farkı” ise ikinci damarın kitabı olacak. Ben bir şiiri diğer şiirden bağımsız
yazmıyorum. İlk kitabın ismi Küçük Bir Gökada’dır. İsmi iddiasızdır ama içini
açtığında bütün şiirlerin “küçük bir gökada”yı anlattığını görürsün.
-Bir resmi tamamlamak gibi? Roman, hikaye gibi kopuk
değil yani?
Tabi tabi. Ben bir kitabı düşünerek o şiiri yazıyorum,
yazdıklarım beni bir kitaba götürüyor,
“Dünya bir kitaba gitmek için vardır” der Mallerme. “Ev
yazı tahtası” Giresun’la ilgili yazacağım bir romanın parçalarıdır. Kerasus’un
romanı. Ev kurmak, yuva kurmak, kitap kurmak bende bunlar birleşik şeylerdir.
Kitabı açtığında onda yaşanabilir bir şeyler bulabilirsin. Senin de kıskanç bir
ablan vardır. Ben insanlara unuttukları şeyleri söylüyorum aslında.
-Bizimle en sevdiğiniz duayı paylaşır mısınız?
İnşirah ve Vel Asr. Yani iki dua da modern dünyadaki
insanın sığınması gereken limanlardır. Birincisi kişisel bir durumdur.Çok
sıkıldığım dönemlerde okurum inşirahı,ona sığınırım. Dünya ile ilgili dertlere
düştüğümde Asr suresine sığınırım, Akif tercümesini çok severim. Mükemmel bir
açılımdır.
-Duaları sadece sıkıldığımızda mı yaparız?
Tabi ki sıkıldığımız anlarda yapmayız . Dualar bizim için
her zaman yanımızda durması gereken anahtarlardır. Yaşamımızı belirleyen
unsurlardır. Tek dua demeyelim Kuran’daki bütün ayetler tabii ki de ,ama ben de
bu duaların ayrı bir yeri var.
-Genç şairlere tavsiyeleriniz nelerdir? İnternet
şairleri diye bir şey doğdu. İnternete şiir asan birini şairlik geleceği var
mıdır?
Tabii artık matbuat azalıyor gibi. İnternette şiir
yayınlama olgusu bana uzak geliyor, İşin bir kere emeği yok. Cemal Süreya diyor
ya; “edebiyatın kalbi dergilerdir”. İnternet ve dergi garip geliyor, yazıyorsun
şiirini bir anda orda görünüyor. Ve milyonlarca kayıp metnin arasına seninki de
giriyor.
-Şairle okur arasındaki bağ dergidir bunun matbu olması
internette olması çok önemli mi? sonuçta sizde onu yazdığınız zaman okura
kısa yoldan ulaştırıyorsunuz.
Ama bir ortam kurulmuyor. Dergi bir ekoldür, ortamın
göstergesidir.

-Yani okul gibi mi?
Evet. Okuldur, Ekoldür
-Kolaycılık edebiyata zarar veriyor demek mi
istiyorsunuz?
Tabiî ki, forumlarda tartışılan edebiyattan nereye
varacağız Ben bir sürü foruma mail gruplarına girip çıktım.Yazarların kendi
arasındaki grupları bilirim isim vermeyeyim şimdi. Oradaki tartışmalar,
gerginlikler, dergilerin sona ermesi, birbiri ardına sıralanan küfürler.
-Haya perdesini kaldırıyor mu?
Ben o gruplara çok şey yazmadım. Bugün 2000li yılların
şairleri “Kırklar”dan “Dergah” dan“Atlılar”dan ve diğer dergilerden huruç
etmiştir. Koca bir 90 kuşağı Dergah’tan ortaya çıkmıştır mesela. Edebiyatı
dergilerden bağımsız görürsek kuşaklar ortadan kalkar. Kuşaklar ortadan kalkarsa
ortaya bir sürü zıpır şair çıkar, ben Alper’in, İsmail’in yeni bir şiirini
gördüğüm zaman bu benim tekrar şiire bulaşmamı sağlıyor. Ben şiir yazmamak
üzerine yazan biriyim ama onları görünce de üretkenlik bana bulaşıyor.
Dolayısıyla edebiyat dergisi anlamında internet ortamı bu olguyu belki
öldürmüyor ama sönükleştiriyor. Geçenlerde İsmail Kılıçarslan bir şiir yayınladı
bir internet sitesinde, siteye üye olan bazı insanlar çıktılar bir sürü saçma
sapan laflar ettiler. Ardından bu adam siteden ayrıldı ve ayrılış sebebini
açıklayan bir yazı yazdı.Orda o şiirle ilgili yorumları yapan insanlara
baktığımız zaman o insanlar acaba gerçekten şiirle ilgileniyorlar mı? Şiir
hakkında söz söylemeye müstehaklar mı? Yani her genç şair, şiire okuma veya
yazma anlamında bulaşmış her insan, baktığımızda şiir hakkında bir sürü laf
söylüyor. Bugün Cahit Koytak’ın acaba şiir hakkında bir tane makalesini okuduk
mu? Bir veya iki tanedir o da röportajlarda çok fazla bulamazsınız. Yani gerçek
şairler bile konuşmazken şiir hakkında konuşan oradaki bir kaç isme n’oluyor ben
bunu düşünüyorum. Onları suçlamak anlamında söylemiyorum ama…. Bence herkesin
konuşma hakkı vardır ama o hak bir yere kadardır.Hüküm bildirme anlamında biraz
geri durulmalı diye düşünüyorum ama ‘‘niye hüküm bildiriyorsun ki kardeşim, sana
ne,oku geç’’ demekten de kendimi alamıyorum. Ben şiir yayınlıyorum adam bana
yorum yapıyor diyor ki; “teşekkür ederim, çok güzel olmuş ne güzel bir şiir’’
vs, ben onun zaten güzel, sıkı bir şiir olduğunu biliyorum.Yani bana bunu
söylemeye lüzum yok. Tabii ki tebrik edebilirsin ‘’iyi şiir yazmışsın”
diyebilirsin ama bununla ilgili yorumlar beni biraz kasıyor. Adama bak ya dersin
işte şiir yayınlamış bir de tebrik bekliyor. Onun güzelliğini onaylamasını
beklemek gibi sanki oraya şiir asmak. Eskiden duvar gazeteleri vardı şimdi de
bunlar var. Yorumda bulunmak filan çok kolaycılık.
-Sizi şiirin şairi mi etkiler, yoksa şairin şiiri mi?
Şiire mi önem verirsiniz şaire mi? Şairin her yazdığı şiir midir?
Aslında şairlerin her yazdığı şiir değildir, şiir bir
arayıştır. Biz bir şiire baktığımız zaman deriz ki ‘’şair şu mısrada şiiri
bulmuş’’. Eskiden o mısraa “berceste” derlerdi divan şairleri.Yani Behçet
Necatigil’in şiir toplamına bakarsak üç ciltti eskiden gerçi onu şimdi bir
cilttte topladılar-bir sürü şiir var ortada. Beğenisi yüksek olan bir şiir okuru
Necatigil üstadı aldığı zaman belki 3 belki 4 tane şiiri cebine atar. “Bunu
yanımda gezdireyim kötü olduğum zamanlarda okurum” der.ama bütün o diğer şiirler
ne diyor acaba hiç bunu düşünüyor muyuz? Kimi diyor ki bütün o şairlerin yazdığı
kötü şiirler iyi şiirlere bir yol alıştır.Ben böyle kabul etmiyorum.Yani her
şairin kötü şiir yazmak gibi bir hakkı vardır;ama onun kötü olduğunu kim bize
söyleyecek? Yani bir şiirin iyi ya da kötü olduğunu söylemek o kadar basit bir
şey değil.
-O zaman şiirden yola çıkarak mı şaire ulaşacağız?
Tabiî ki.Çünkü bize şairin şair olduğunu söyleyen şey
şiiri.Şair sürekli düşünmüyor ki şiir yazıyor dolayısıyla biz şiire bakacağız
oradan şaire gideceğiz. Antolojiler bile bunu söylüyor. Antolojilere
baktığımızdan her şairden 3-4 tane şiir alınır ve bunlar belli şiirlerdir,
bilindik şiirlerdir mesela Edip Cansever’i açarsınız “Yer Çekimli Karanfil”i
görürsünüz. Hep aynıdır hiç değişmez ama bu adamın bir sürü güzel şiiri var.
Benim aslında böyle bir fikrim vardı yani “unutulmuş şiirler” diye bir antoloji
yapmak sonra kütüphanede Sedat Umran’ın böyle bir şeyini gördüm, vazgeçtim.
-Evin Hafızası Dediğiniz Kavram nedir?
Evleri hiç düşünmeyiz,evlerdeki yaşantımızı düşünürüz.
Aslında evlerdeki yaşantımızı kuran evin şeklidir. Evdeki nesneler evde nasıl
yaşayacağımızı gösterir. Evde büyük bir guguklu saat varsa ev içindeki
hareketlerimiz o saatin sesine göre değişir, Boy aynası varsa biz o boy aynasına
günde birkaç defa uğrarız. Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde
eşyaya isim takmaktan bahseder ve o eşyaya isim taktığımız vakit o eşya “evde
yaşayan bir varlık gibi olurdu” der, onu eskiyince attığınız zaman evden bir
yakınınız gitmiş gibi olurdu der.
-Şiir kitabınız Küçük bir Gökada ve deneme kitabınız
Evyazı Tahtası gerekli ilgiyi gördü mü?
Bilmiyorum,bu bilgiye uzağım,öğrenmekte istemiyorum, duvara
yazı yazıyorum ve gidiyorum, kimler görüyor, kimler görmüyor çok da
önemsemiyorum. Mesela bir hafta sonu seninle buluşuyorum yeri geldiği zaman ve
diyorum ki şiirlerim bir yerlere ulaşmış. Bu anlamda ben de istediğim şeyi
yaptığımı görüyorum.
-Şatış gibi bir kaygınız yok yani?
Bu dünyada yaşamış Sapho diye şiirini taşa yazan bir şair
vardı, Homeros gibi kör bir ozan vardı, bir kitabını bile görmedi; kendimi
onlarla kıyaslamıyorum ama örnek veriyorum ilk kitabın iyi satıldığını da
duyuyorum ayrıca.
-Şiir Kapitalizme Alet Olmamalı diyorsunuz yani?
Gerçek şiirin muhalif damarı vardır. Kapitalizm kendine
karşı olanı da lehine çevirebiliyor. Ben kaç tane Allen Ginsberg yazan
thi-sort gördüm, Ginsberg Amerika şiirinin muhalif sesidir. Modern şiiri Amerika
kendi lehine dönüştürebilir mi? Bu da açmaz, bir zamanlar karşı tavır olarak
ortaya çıkan Rock’n Roll şimdi modern dünyanın gerekliliği oldu. Eskiden zar
zor albüm çıkaran Mavi Sakal Pentagram gibi gruplar vardı şimdi hepsi meşhur
oldu.
-Allah muhafaza şiir de böyle olursa?
Oldu zaten bir sürü kitap görüyorsun piyasada adam üç beş
tane şiir yazmış, blog açmış kendine, şiirlerini bastırmış, yayınevleri var
artık parayı bastıranın kitabını bastırıyor dağıtıyor. Ben bir şiir yazdığım
zaman Mustafa Kutlu’ya gönderdiğimde acaba ne diyecek? İbrahim Tenekeci
beğenecek mi bakalım, İsmail ne diyecek?Arkadaşlarımın eleştirileri ne olacak,
diye merak ediyorum, benim dertlerim bunlar yoksa üç beş kişi almış kitabı çok
da önemli değil
-Döne döne okuduğunuz “iyi ki de okumuşum” dediğiniz
kitaplar nelerdir?
Max Frish:Adım Ganteinbain Olsun
Faulkner,bütün romanları
Tanpınar,bütün kitapları(özellikle XIX.Asır Türk Edebiyatı
Tarihi)
İsmet Özel,bütün yazdıkları
İtalo Calvino,Görünmez Kentler
Gaston Bachelard,Su ve Düşler
J.D.Salinger,bütün yazdıkları….gibi gibi
Teşekkür ederiz..
|