
çıplak sözler / Selman Maltaş
Başını toprağa yaslamış kaldırım taşları üzerinde raks eden ayaklar... Sözünü düşlerine emanet etmiş bir aklın, dudak arasından sızan sitemleri... Kordon boyuna dizilmiş, domino taşlarına benzeyen gök-delen yazlıklar ve sessiz, kimsesiz kalmış apartman sakinleri... Sözcüklerin dilim dilim kıyıldığı, kıyıları istila eden harf ordularının zırhsız ve savunmasızca cenk meydanlarında ceplere doldurulduğu bir dünyada, doğmayı bekleyen güneş... Duyuşları, okuyuşları, tutkuları tat vermeyen bir körler senfonisinin nota görmez figüranları... Allı pullu perdelerin arkasında sahnelenen ölgün bir drama... Komediye çalan bir gözyaşı operası.
Sesi titreyen rüzgârların istilâsında hışırdayan günlerin çetelesini kim tutar? Gölgelerin bile elle çizildiği bir gecede ay ışığına kim bakar ki! Yıldızlar bulutlara küsmüş, zoraki bir saklambaç oyununda sema... Ve parmaklar sayacak yıldız bulamıyor gökyüzünde. Semanın dili çözülmüyor, paçavralar bağlıyor gözlerine yıldızlar.
Başakları gözyaşı veren bir buğday tanesi çarpıyor gönle güpegündüz. Harman yeri, otantik bir gölün çehresine bürünmüş. Tutulan balık değil. Tütsülenmiş bir yalnızlık türküsü tutturuyor çorak toprak. Balçıkla sıvanmış şehirlerin tenhalaşmış sevdaları ses vermiyor. Ve ölümü bekleyen bir yenilgi girdabında hazımsız kalmış
sohbetler galebe çalıyor maveralarda.
Bir sur dibinde açmayı bekleyen gelincik çiçeğinin renk tonlarında kızıl bir güz beklentisi. Baharın güzelleme seanslarını içselleştirmiş yaprakların, hezeyanlı tınılarla rüzgâra karşı direnişleri. Vaveylâlarını çekirgeler işitiyor, Leylârı yüz vermiyor güz arefesinde yapraklara. Aşkı taşlıyor çocuklar, aşkı haşlıyor kazanlar bir film sahnesinde. Film son buluyor. Perde kara!
Ter damlalarını yeryüzünden kıskanan bulutlar türedi. Yorgun argın, güneşe karşı gerilmelerinde açtıkları kanatları değmiyor eskisi gibi toprağa. Toprak ağzını açmış, çakıl taşı kusuyor. Taşıyamıyor susuzluğu vadiler, yama yapıyor nehirlere çakıl taşları. Aklı taşlayanlar saklı kentlerde zannediyorlar kendilerini. Başakları görünüyor dağların, medler ve cezirler yutuyor dalgaları. Dalgalar köpüksüz... dalgalar öksüz. Ölü denizleri kalıyor geride anakaraların... Islanıyor sadece ummanlar seher vakitlerinde ansızın.
Semasında ritimsiz homurdanmalar tutturan şimşekler çakıyor gözlerinde bir çocuğun. Bir bilse, bir idrak edebilse yaşamı, yıldırımlara hedef olacak göğ(s)ü. Sadrı geniş, sabrı engin bakışlarıyla dövüyor sahtelikleri çocuk... Üşüyen alevler sığınıyor kalbine, kekeleyen diline lâl oluyor gecenin gözleri.
Dibi tutmuş, suyu acımtırak bir kuyuda Yusuf’un gömleği... Gözlere sürülecek bir masivanın, kemikleşmiş derisi dokunuyor sözlerine ipliklerinin. Kralları çıplak terziler gıpta ediyorlar gömleğe... Ve yine o kalbi dolunay kadar berrak küçük çocuk. Bir doğruluk tufanı estiriyor kaldırımlara doğru. Sesleniyor:
- Kral çıplak...
Duymamazlıktan geliyor yıldızlar, sesleniyor çocuk:
- Kral çıplak...
Semanın kulakları paslanmış, tekrar tutuyor cümlesinin kollarından çocuk:
- Kral çıplak...
İç çekiyor bir yerlerde bir şeyler. Sözüne sahip çıkıyor çocuk:
- Kral çıplak...
Kulaklarını daha bir derinlere bastırıyor kaldırım taşları. Kuyuda da bir çocuk konuşuyor:
- Kral çıplak...
Kordon boyunun suskun domino gök-delenlerinde yankılanıp, birbirine çarpıyor çocuğun susuşları ve devriliyor anlamlar:
- Kral çıplak...
Sur’un hemen yanıbaşında, gelinciğin gölgesinin değdiği yerde bir gedik açıyor rüzgâra katılmış çocuğun sözü:
- Kral çıplak...
Ve bir rüzgâr gülünü kovalıyor bin fırtına... Rüzgâr gülü dikensiz... Tıpkı çocuğun sözleri gibi... Güller açıyor rüzgârın gamzelerinde... Tebessüm ediyor çocuk...
Ezber bozuyor birden gecenin çığırtkan çekirgeleri. Hep bir ağızdan tiz bir çığlık koparıyor böcek korosu:
- Sözler çıplak...
Selman Maltaş
selmanmaltas1@mynet.com
|