|
Kategori: Öykü |
Yazan: Yahya Kurtkaya |
Okunma Sayısı: 366 |
02 Eylül 2008, Salı

MİHMÂN 1.söz düğümlerinden yaptığı bir kulübede sırlarının ahengini bulmaya çalışarak yaşıyordu… adını unutmuştu, kimsenin adıyla ona hitap etmediği hayli zaman olmuştu zira… o, kalbinde var oluşun canını taşıdığını hissediyordu… hislerin, varlığı en iyi ifade eden araç olduğuna inanıyordu. bu yüzden kendini cân gibi hissediyordu, cânımızın içinde cânan gibi cân… var oluşun cânı, sevdanın cânı, tefekkürün, tahayyülün, cânın cânı… gecelerde bıraktığı yanını güne yaslamayı çok düşünmüştü; ama var oluşu idrakte, havsalasının almadığı bir “bütünlük” vardı. bunu hangi yanından çözmeye kalkışsa, hep bir notası eksik şarkılar çıkıyordu karşısına… notalardan hangisinin eksik olduğunu tam hatırlayacakken, yeniden unutuveriyordu… bir giz vardı yalnızlığını eriten… yangınların bağrında dirilmeye niyet ettiğinden bu güne çok zaman geçmişti, ama her keresinde, bir demet su geliyor ve yavaşça yerleşiveriyordu yürekçiğine… zamanın, dillerden sözün kaçtığı; yaşamın unutulmuş bir şiir olduğu günlerde, geceyle söyleşirken bağrına zikir eylediği var oluş gayesini hatırladı. yağmurlar dinmişti. gökkuşağı kalbinin onca hengâmesine karşı masumiyetinin ufkunda gözükebiliyordu. evet, gökkuşağını seçebiliyordu… derken biri çıkıp geliverdi kapısına. bakışları yağmur doluydu. anladı ki, yağmurların henüz dinmediği bir diyardan geliyordu. belki de rahmetin naz etmediği, sevginin kadehinde zihni sarhoş etmeyen, yüreği mü’min eyleyen bir içecek vardı… kevser gibi dedi içinden, aşk gibi, ana gibi, yâr gibi, cân gibi… derken bakışlarında yağmur gülümseyen bir mihman belirdi kapısında. kulübesine davet etti onu, yani yüreğine, yani kalbine, yani dergâhına… aslında öyle çok misafiri gelmezdi, çünkü konuşmayı pek sevmeyen biriydi. öyle pek konuşmazdı. çok susardı. sükûta susardı… bu yüzden olsa gerek, onun misafirleri hep, kelimelerini bir kavlin ahdine gömmüş varlıklar olurdu… kuşlar olurdu, yağmur olurdu, rüzgâr olurdu, doğa olurdu, rüyalar olurdu, çöllerden gelmiş dervişler olurdu… dervişlere muhacir çöller olurdu… derken bakışlarında yağmur gülümseyen misafir, yüreğinden memnun olmuş bir hâl ile konuk oldu cân hanesine… yüreğinde, uzak iklimlerin nefesini taşıyan bir bakış vardı… yorgun gibiydi, ağlar gibiydi, ağır gibiydi, yağmur gibiydi velhâsıl… rahmet gibiydi… elini cebine götürdü bir avuç kum çıkardı… kum, çöl kokuyordu, hasret kokuyordu, ateş kokuyordu, aşk kokuyordu… anladı bakışlarında yağmur gülümseyen adamın ne demek istediğini… ona yüreğiyle gülümsedi ve gözlerinden boncuk boncuk yaşlar gelmeye başladı... rahmetin varlığından nasip almış çocuk gibi ağlıyordu. belki misafirin kalbindeki yangını böyle söndüreceğine inanıyordu, belki de taşta bulduğu aşk ateşini gözyaşlarıyla aslına erdireceğini… misafire ikram edecek pek bir şeyi yoktu. yüreğinde hapsolmuş kelimeleri vardı, hissedilmiş; lakin söylenmeye zaman ve mekân bulamamış kelimeler… acaba, diye geçirdi kalbinden aklına doğru… şimdi zamanı mıydı, yoksa bir yangın zamanı daha düşer miydi söylenmemiş kelimeleri görücüye çıkarmaya dair! sustu, düşündü… ağlamaya devam etti… boğazında, ağlanmamış nice sözcüklerle misafire bakakaldı… 2. bakışmalarının ve ağlaşmalarının üzerinden hayli zaman geçmişti. ve zaman hayli gençti… yağmur yeni bir dergâh kurmuştu; rüzgârlar, yeni bir çöl yangının kalbinden gelmedeydi… sözler, var oluşun idrakine değin güneşin gözbebeğinden nefes alıyordu rahmet inancına dair… derken misafire o dil değmemiş, kulak işitmemiş, yürek şahit olmamış cümlelerinden bir tanesini çıkardı… “ey, ilahi varlığı kalbinde hissetmeye yelken açarak, yangın denizinden yürek mumuyla benim bu yangınıma gözyaşı dökmeye gelen yolcu!”… dedi ve sustu… düşünmeye başladı… önce neyi düşüneceğini düşündü: yolu mu, yolculuğu mu, yolcuyu mu? yoksa; yol da, yolcu da, yolculuk da önceden düşünülmüş müydü? önceden düşünülmüş olmak, sonradan unutulmuş olmanın yankısı olabilir miydi? ya da: unuttuğunu hatırlamak için yeni bir düşünceye mi dâhil olmak gerekliydi: mesela: rüyada olmak gibi, hülyada olmak… 3. “yolcu olmak, devam etmektir” diye geçirdi içinden… “yangında olmaya devam etmek”… sonra: “acaba yangında olmak, bir nimet midir” diye düşünmeye başladı? sorular ve bilgisizlik kalbinden tutup onu cevabını bilmediği diyarlara götürüyordu. “evet” diye yükseldi sesi… bakışlarında yağmur gülümseyen adam daldığı düşüncelerden uyanmış gibi ani bir sarsıntı geçirdi. “allah” dedi, gayrı ihtiyari… acaba gayrı ihtiyari miydi “allah” demesi? niye gayrı ihtiyarı başka bir şey dememişti ki? demek ki gayrı ihtiyari değildi? en zaruriydi… çünkü bir damlaydı bu koca deryada. bir an irkilerek, geldiği yeri hissetti ve hasreti döküldü kalbinden… yoksa bu zamanda, her şeyin yangından kaçtığı, yangının zahirine aldandığı bu zamanda, daha adını bile bilmediği bir kimsenin evinde ne arıyordu ki? ortak bir noktaları olmalıydı? evet, bulmuştu, tefekkürden uyanırken “allah” diye uyanmak ortak bir nokta olabilirdi? belki de ikisi de ayrı birer damlaydı okyanusa ait… birbirlerinden, birliğe giden yolda ruh alış verişi yapacaklardı belki de? belki de ortak bir sükûtta, ilâhi olanı hissedecek, hissedilmiş kelimler dergâhında, en hissedilmesi gerekeni birlikte hissedecek, bütün kuşatılmışlığa rağmen ilâhi nefesten birer nefha da olsa alabileceklerdi… bütün bu düşünceleri saniyenin milyonda birinde geçirdi aklından… zaten akıl dediği neydi ki, kalbin hükümranlığına girmedikçe! 4. yağmurun bakışlarında gülümsediği adamın zihni hala daha “evet”in peşinden gelecek açıklamadaydı… her ne kadar, uyanışı ve irkişli onu bir başka tefekküre davet etse de o, bu az konuşan ve çok sükût eden ev sahibinin açıklamasını bekliyordu… tekrar bir evet daha dedi ve devam etti… “yolcu olmak, yağmur olmak gibi bir şeydir… belki de rahmetin ta kendisidir…” “yangında söz sahibi olmaktır, ibrahimi bir nimete sahip olmanın zeminidir” dedi… bir süre daha susuştular… düşünceler girdi bakışların derinliğine… tam bu sırada dışarıda yağmur tekrar başlamıştı, rahmet yeniden iniyordu… 5. “hayat bir yangınsa eğer, ilahi kudret bu yangının nasıl dineceğini ve neye dineceğini varlık iddiasında bulunan bizlere büyük bir nimet olarak bağışladı.” “yani şu an dışarıda yağan yağmurun ne zaman dineceğini bilemememiz gibi, yangının neye dineceğini de elbette bilebiliriz…” “yani, ikilem gibi görülen şeylerin batınına doğru bir hareket etmedikçe, bütün sebeplerin hep aynı sonuçlara gebe olduğunu düşünürüz” diye ekledi… “oysa yolcu olmak, teslim olmaya; teslim olmak da yangını gülistan eylemeye giden yolun ilk adımıdır…” “yani yolcu olmak, mola vereceğimiz durakların mahiyetini kısık bir akılla da olsa seçebilmenin imkânıdır”… “hayat bir deniz ise, bu denizden ceplerine sular doldurmak ne kadar imkânsızsa, hayatın közlerinden yüreğine gülistan eylemek de o kadar imkânlıdır”… sözü yine sükût kuşandı… 6. bakışlarında yağmur gülümseyen adam, yürek cebine götürdü dilini… sözcük arıyordu, seçeceği sözleri uzun zamandır kullanmıyordu… çünkü uzun zamandır varlık niyetine dair pek bir söyleşiye girmemişti. rahmetin bir başka rahmete gebe olabileceği doğruydu; fakat bunu yaşamak daha güzeldi… şu an bunu yaşadığını hissetti, uzun bir yolculuğun ardından geldiği bu kulübe, dış kulübenin ne kadar kulübe olduğunu idrak etmesine yardımcı oluyordu… tıpkı dışarıya yağan yağmurun, içine yağan yağmurdan ne kadar daha rahmet olacağının bilinememesi gibi… dinlemekte mi kalsa, yoksa üstadın sözlerine yürek cebinden gelenleri ortak mı etse diye düşünürken, “hayat bir şiirse, vezni çoktan sevda konmuş, tekliğe niyetle yazılmaya başlanmış bir şiirdir” cümlesiyle irkildi… kendisi de hayatın bir şiir olabileceğini önceleri çok kez düşünmüştü, lakin ahengini kuramadığı bir konu kısırlığına düşüyordu… var olmak, yolcu olmaksa, şu anda yaptığı neydi… bu bir yolculuksa, buraya nereden gelmişti ve nereye gidecekti? yine sorular geliyordu karşı duvardaki tablolar gibi gözlerinin önüne… tam bu sırada gözünün önüne duvardaki tablo takıldı. bir ırmak, ırmağın kenarında bir küçük kulübe, kulübenin içinde hafiften yanan bir ışık vardı. dışarıda yağmur yağıyordu ve içeriden aşk sesleri geliyordu… yoksa bu kulübe onların olduğu kulübe miydi? ya da o kulübedekiler var mıydı? hayat da bir kulübe miydi? yoksa kendilerinin dışında da bir kulübe var mıydı? ya da onun da dışında bir başka kulübe? düşünüyor muydu şu an, yoksa başka biri tarafından düşünülüyor mu? Devamı gelecek sayıda...
|