|
Kategori: İnceleme |
Yazan: Öznur Tunç |
Okunma Sayısı: 1405 |
02 Eylül 2008, Salı
 SEVİNCE VE IZDIRABA KATLANMA SANATINDA USTALAŞMIŞ BİR KİŞİLİK DOSTOYEVSKİ
Dostoyevski hayatının biz de uyandırdığı izlenimler, hep korku ve büyüklük, yücelik duygusudur. Dostoyevski’nin kaderinde vuku bulan zalimane ve sefilâne olaylar, onun bu bağlamda doğrudan gözü dönmüş, çılgın bir varlık gibi göstermiştir. Dostoyevski hastalığından dolayı çektiği acı ve ızdırapları çok kötü bir durum gibi görmeyip ziyâdesiyle bunlarla yoğrulmak isteyen bir karakter gibi önümüze çıkmaktadır. Yani acıya bir nevi lâyık olabilme gayretindedir. Her türlü acıyı tatmış, her türlü işkenceyi çekmiştir. Eski ahit’te rastladığımız türden bir kaderdir bu; kahramanlara yaraşan bir kaderdir; modern çağla, burjuva çağı ile ortak olan hiçbir yanı yoktur. Hz.Eyüp gibi Tanrı’nın önünde alabildiğine küçültür ve alçaltır kendini. Acılarına isyan ettiği gibi, bu acıların Tanrı’dan gelen bir lütuf olduğunu düşünerek de tefekkür edebilen bir inanca sahiptir. Onun gibi tam bir güvenliğe ulaştığını sandığı anda yıkılmış, ezilmiş, hor görülmüştür ve bütün bunlar sanki Tanrı ile mücadele etmekten vazgeçmemesi, gittikçe daha çok isyana kapılması, hiçbir zaman umudunu kaybetmemesi için olmuştur. Burada hem isyankâr, hem de inanan bir karakter olarak karşımıza çıkması ikili duyguları bir arada yaşayan bir ruha sahip olduğunu göstermektedir. O ızdırapların en derin uçurumlarında yaşarken; başkalarının sadece acı çekmesi, ona umuda ulaşmaya çalışan bir seyyah namzedi vermiş ve yolundan şaştırmamıştır. İsyana kapılması, onun umuda ulaşma hissini kamçılamıştır. Çektiği azaplar, ona her zaman bir şeyler kazandırmış; inancı isyana çoğu kez galip gelmiştir. Tanrı’ya olan sadakâtinin haddi hesabı yoktur. Ona hayatı boyunca azap vermesi, O’na daha çok bağlamıştır. Onun için inanmak her şeyin üstünde bir meziyettir. İnanmayan bir bürokrat olmaktansa, inanan bir çiftçi olmayı yeğler. Dostoyevski, yazdığı eserlerle Rus halkını derinden etkilemiştir. Hatta kaderinin işlendiği kara deftere; ölüm yazgısı yazıldığı bir dönemde; ölümüne cevaz veren Çar’ın bile dudağını uçuklatacak eserler yazmıştır. “Ölüler Evinde Hatıralar” ününe kavuşmasını sağlasa da insanlar üzerinde bıraktığı etki madden kendisinde olumlu bir etki yapmamıştır. Bunlarla birlikte bir türlü peşini bırakmayan rahatsızlığı, onu soğuk bir tabutun ellerine zalimce görünse de en yumuşak haliyle bırakmıştır. Hayatı bir sanat eseri, hayat hikâyesi ise trajedi haline gelmiştir. Öyle ki fakir halkın ücretsiz tedavi edildiği bir hastanede dünyaya gelmiş(30 Ekim 1821), yoksul bir işçi evinin dördüncü katında vefat etmiştir (10 Şubat 1881). Dostoyevski “ Beyaz Geceler” adlı kitabını, hür bir insan olarak yazdığı son eseri olarak tanımlamaktadır. Çünkü bundan sonra yazdığı eserler yoksul hayatını düzene sokmak için para karşılığı verilecektir. Dostoyevski bu eserlerini daha doğmadan sattığı için, yazarlık mesleğini kölelik olarak görmektedir. Dostoyevski yaşadığı dönem içerisinde de çok fazla anlaşılmış bir yazar değildir. Katıldığı arkadaş toplantıları yanlış anlaşılmış ve Petraşevski’ye suikast olarak algılandığı için tutuklanır. Ve dokuz arkadaşı ile idam cezasına çarptırılır. Kaderi içinde acının bir an eksik olmadığı Dostoyevski bir gün kapısını çalacak ölüm lezzetinin kokusunu Semenovski Meydanında ciğerlerine kadar soluyacağını zannederken; Çar’ın emri doğrultusunda ceza düşer ve Sibirya’ya sürülerek zindan cezası verilir. Zindan günlerinden gün ışığına kavuşan Dostoyevski’nin eserini yayınlaması yasaklanmıştır. Ne ünden, ne şandan izler kalmıştır hayat aralığında. Karanlık yalnızlığına geri dönmüştür. Yalnızlığını karanlık olarak tasvir ettiğimiz bu muhteşem kalem üstadı, vatanından ayrı kaldığı zamanlarda bile yazmıştır. Tembellik onun beynini uyuşturan bir hâldir. Bu sürgün hayatta Dostoyevski “Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Kumarbaz” gibi ünlü eserlerini yazıyordu. Onun için yazmak vatanında varlığını sürdürdüğü hissini veriyordu. Ama vatanı umutsuz bir haykırıştı. Tanrı, kader halkasına hep hüznü işlemişti Dostoyevski’nin, elbet o da O’nun yarattığı bir insanoğlu idi ve onu gönderdiği bu dünyada unutmayacaktı. O her zaman Semenovski Meydanında yaşadığı anı hatırlayarak, Tanrısına doğru yükselmektedir; etinden kemiğinden sıyrılmış ve tanrısal bir ışığın parıltısına, başka bir dünyanın güzelliğine doğru uçmaktadır; hastalığı onun için artık tarifi olmayan bir lezzet pınarıdır. Görülmemiş bir keskin-görüşlülükle incelediği bu mutluluk duygusunu ve bu rüya anını şiddetli bir tutku ile anlatmaktadır bize; “Sizler, sağlıklı insanlar, saralı bir insanın sara nöbetinden bir an önce duyduğu o sonsuz haz duygusunu hiçbir zaman tahmin edemezsiniz. Muhammet, Kuran’da, testisi devrilip de suyun boşaldığı o kısa süre içerisinde Cennete gittiğini anlatmaktadır; ve bütün o aklı başında çıl- gınlar da onu bir yalancı, bir sahtekâr olarak görmüşlerdir. Oysa hiç de öyle değildi. Muhammet yalan söylemiyordu; o da benim gibiydi ve o sırada hiç şüphesiz cennetteydi. Bu şiddetli haz anı saatlerce sürebilir mi, bilmiyorum; ama inanın bana, bu anı hayatın bütün sevinçlerine değişmezdim.” Fedor Mihayiloviç Dostoyevski
Bu yakıcı an içerisinde Dostoyevski’nin bakışları bu dünyanın ufak tefek şeylerini aşarak, her şeyi kucaklayan ateşli bir sempati duygusu ile sonsuzluğa çevrilmekte olduğunu görebiliyoruz. Şu var ki, Tanrıya bu şekilde yaklaşmanın ona neye mal olduğunu, bunun için ne kadar acı bir bedel ödemek zorunda kaldığını elbette bizden gizleyecek ve biz sadece mutluluk kristallerini göreceğiz.  . Dostoyevski için normal bir insanın mutluluğu bir manzara seyrederek, şarkı söyleyerek sağlanabilir. Fakat kendi mutluluğu için bu söz konusu değildir. Onun için mutluluk kavramı, katlanılması mümkün olmayan bunalımlar, acılardır. Kahramanlarında da mutluluğu işlerken tam anlamıyla bir mutluluk tasviri yoktur. Çektikleri sıkıntılar yalancı gülüşlerle, gözyaşı dökmeyen acılarla doludur. Eserlerinde bu karşıtlığı başarılı bir şekilde işlemiştir. Dostoyevski hiçbir zaman kurallara uygun bir hayat yaşamayı düşünmemiş, her zaman tamlığa, bütünlüğe ulaşmağa çalışmıştır. Tolstoy ise endişe ile doğrularak eserini bir yana itmiş ve bütün hayatı boyunca iyinin kötünün ne olduğunu, iyi mi kötü mü yaşadığını bilmek için çırpınıp durmuştur. Tolstoy’da gördüğümüz gibi işitiriz, Dostoyevski’de ise işittiğimiz gibi görürüz. Dostoyevski’nin kahramanları, sustukları sürece, gölgelerden, hayaletlerden başka bir şey değildirler; sözler, ruhlarını verimli, bereketli bir hale getiren çiğ damlaları gibidir. Bunun içindir ki, Tolstoy’un hayatı bizi eğiten bir kitaptır; Dostoyevski’ninki ise bir sanat eseri, bir trajedi ve bir kaderdir. Dostoyevski hayatı boyunca yaptığı hiçbir şeyini saklamamıştır ve yaptığı iyi, kötü kusurlarını frenleyip engellememiştir. Onun için en kötü olaylar bile gelişmelidir. Dostoyevski insanın iyi ve kötü yanlarını şiddetli bir şekilde yaşarsa olgunluğa erişebileceğini ve kuvvetli bir insan olacağını tanımlamaktadır. İnsanları acı çektiği ölçüde sevmektedir. Dostoyevski kadar, insanın derine veya mahreme diyebileceğimiz iç dünyasına inip, onları tahlil edebilen bir yazar daha dünyaya gelmiş midir sorusu belki de çok sorulacaktır. O Tanrıyı ve insanın yaratılışını en ince ayrıntılarıyla incelemiş, incelerken de bu inanılmaz düzene saygı göstermiştir. Dostoyevski’nin ruhunda “birlik” sorunu vardır. Ve bu sorun inanç babında da kendini göstermektedir. Tarafsız bir bölgede duran Dostoyevski’nin inanmış olanlara da olmayanlara da ilgisi vardır. Yani iki kutbu da doğrulayan cinsten bir birlik sorunu yaşar. Dostoyevski hayatın kendisine bahşettiği her şeye rağmen O’nun var olmasından hoşnut ve her şeye rağmen hamd eden bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Ruhunun derinliklerindeki Tanrı tasviri ve inancı, insana kendi içinde sorular sorduruyor ve sorular içinde cevaplar ne kadar da tekrarında sorular üretiyor. Her şeye rağmen yılmayan, umuda yelken açan, Dostoyevski için biz de bir kez daha haykırmalıyız o vakit “yaşasın hayat!” ÖZNUR TUNÇ
|