Yazarlarımız
»  Said Ercan
»  ZemheriEdebiyat
»  Züleyha Çay
»  Mehmet Şamil
»  H.İbrahim Polat
»  N. Yeşilyurt
»  Adnan Taş
»  Mehmet Türkmen
»  Mustafa Uçurum
»  M. Serkan Önder
»  Adige Batur
»  Ersan Er
»  Emine Şimşek
»  Yahya Kurtkaya
»  Yılmaz Yılmaz
»  Ceyhun Köse
»  Öznur Tunç
»  Ömür Kurt
»  Yücel Şenyer
»  Fikret Beg
»  Kerem Buldu
»  AbdulazizTantik
»  Leyla Marankoz
»  Sefa Bıyık
»  A. Apaydın
»  EbrarPınar Kara
»  Adem Turan
»  Sizden Gelenler
»  A.Yılmaz Tuncer
»  Murat Hazine
»  Tuba Ünal
»  A.Kadir Akdemir
»  A.Samet Kılınç
»  HasanTülüceoğlu
»  Gülnaz Eliaçık
»  Ümit Sönmez
»  Taylan Özkan
»  Tan Doğan
»  Atilla Yaşrin
»  C.Emre Teoman
»  Hümeyra Karagöz
»  Tarık Saydıran
»  H.Metin Avcı
»  Büşra Esed
»  Nilay BOLATTAŞ
»  Elif ALACA
Arama
Tarih Saat
  
Suç ve Şehir / Nergihan Yeşilyurt

Kategori: Deneme | Yazan: N. Yeşilyurt | Okunma Sayısı: 388 | 01 Eylül 2008, Pazartesi

/

Kuzeyin rüzgârlarının sorgusuz sualsiz girdiği odalardan birinde, eteklerinde serçeler ağlar bir mahpus düşünün...
Baharlar, henüz tutuşmuşken pencere pervazlarında... Nisanları ağlatır bir gece gözlüydü, bakamazdı güneşe.
Pervazları sarmaşıklar sarmıştı; pervazları gece sarmıştı.
Gece kuytulardan çekile… Pencerenin baktığı bahçede bahar zümrütlerinin parıldamaya başlamasıyla birlikte kuzey rüzgârlarıyla tutunuyordu bahar, o mahpus gönle.
Bulutlar yürüyordu uzak semalardan martıların peşi sıra. İpeklilerinin arasından prangası görünüyordu, zincirlerinin şıkırtısı köhne sarayda yankılanıyordu sühân-ı lâl mahkûmun.

Ne vakit bir serçe konsa pervaza;(serçenin)  küçücük pençelerinde yaraları kanardı. Nale-i ebkemdi; penceredeki kuşcağızdı titrek gönlü. Birden susardı her şey bu meçhule lisan dokuyan hücrede; birden konuştuğu gibi tüm lâl diller… Vakit tamam der, merhamet ederdi gece sureti ölüme revan bu yüreğe… Tutunurdu sabahlar tebessümlerine, keder çiçekleri açtıran gamzelerinde azade bir hikâye gezinirdi.
 
“Bu bitmez gece eritirken mum alevi sevdamı… Göçmen kuşlar bile terk etmişken bu yorgun semaları… Ben niye mahpus bu kahkahası dökülmüş prangalara?”

Kelimelerin ucunu açtıkça kursun rengi şafaklar söküyordu en çok, kesemiyordu hiçbir kelam böylesi mahpusluğun zincirini. Gece sabahına değemeden ayrılırken sevdalı gönlünden katreler bırakıyordu çiçeklere. Uzaklardan şehir ışıkları sızıyordu pencere köhnelerine. Elleri tutmuyordu. Dokunamıyordu saçaklara tünemiş şehrin ışıklarına. Şehir özlediği demekti. Ne’ler demekti şehir? Tutukluğu şehre… Şehirde tevkif edilişi… Şehirde hükmü, yaftası… Zindanı şehirde değilse de, gardiyanı şehirde…
Ölüm çizgisine kıyı… Sükût ellerine kınalı; rüzgârlar nereden eserse… Zamanın çıkından bir el çıkarıp gece susuz dudaklarına sürse… Rüyalar yürütse içindeki çölde; kervanın serabı: Şehir… Gece…
Gözleriydi gece, yıldız sağanaklarına tutardı kederinden bi-haber şehri… Nisanlar kalkıp şehre yürürdü erik çiçekleriyle. Şehir yerle yeksan pembe-beyaz bir ölüme…  Fırtınalardan uzak, soğuk bir hücreye neden siyah ölümler reva?
Kuzgunlar… Çınar… Çınarın, söyleyeceği çok; sözü yok. Karanlık-korkunç birer maske kuzgunların delici bakışlarından odanın gölge erişmeyen bir köşesine çömelip şehre yaftası için ah ediyordu. Hükme boyun eğiyordu. Tutukluluğu; tutkunluğu sabit…
Gecenin rahminde amansız hıçkırıklar zuhur ediyordu. Acının kalemine mürekkep için bu kadar kan dökmek niçin?

“Susturun kuzgunları? Yahut sesimi çalan şehrin ışıkları söndürün.  Ahımla uyanacak bütün şehir göremediğim sabahlara…”

İniltileri gecenin içinde yiterken… Hıçkırıklarından yeni acılar doğururken gece, hala sancıyan çiçeklerini yoluyordu prangaları. Ne kadar daha? Ne kadar daha devam edecek bu geceler böyle?
Birden çiğnendi zümrütleri baharın… Geçip gitti kuzeyin rüzgârları. Gardiyanını kimler sevdi, kimler everdi, kimler koynuna aldı? Kim unuttu suçluyu? Boynundaki yaftayı; suçu? Ve dahi bu hücreyi? Eriyordu aynalarda ömrü. Sükût -simin-ber güzel- urganını dolamış boynuna; bekletiyordu ölümü kapı ardında… Erik çiçekleri şehre; bütün aşk şiirleri beyaz tenli kadınlara… Ve tüm sevdalılar sabaha…

Ve ipeklilerine karışmış prangasıyla o; geceye ram…
Ayrık otları neden sevilmez baharlarda biliyordu. Neden çiçek açardı ağaçlar? Bahar neden ona daha çok kanayan elleri; daha az tebessüm demekti? Ve bir doğum bir ölüm demekti…
Suç, şehrin sevdiği ancak affetmediği... Şehir suçlunun hem günahı; hem yaftası hem de idam fermanı…

Ki her şey gidince bu geceden, sesinde, yüreğinde bir tek şehir kalıyordu.  Ellerinde de bir kâğıt; kızıl mürekkeple yazılı: SUÇLU…


Nergihan Yeşilyurt


Yorumlar
 nezir [ 18 Şubat 2009, Çarşamba ]
(..aşkın bugün iç kanama günü olmalı matilda..sen /yalan!/ dedin diye mi kanadıydı kalbi/n/?!..yen içinde o kolun kırık oluşu da bu yüzden miydi?!.aşkın bir başka dili daha olmalıydı oysa!.yalan değildi, hiç değildi inan, benden duyduğun şu sesler yalan!..matilda, kapıları/nı/ şöyle kapadığında sen, toz ve kül olmalıydı bende senden kalan ihtimâl..belki bu yüzden dokunmalıydın son kez, kelimelere ve şiire, savurmak için göğüme, gideceksen de öyle gitmeliydin..bittiğinde şu şarkı zamansız, şu şiir bittiğinde, içimde yine o ada, hani “dört bir yanı aşk olan toprak” diye geçen sözlüğüne yalnızlığın ve ıssızlıkla aynı satıra.. “kim bilir ne güzel ağlardın sen?” derken ben sana ve “kim bilir ne güzel ağlanırdı seninle?!” de..zaman matilda, zaman!..bazen susmaktı zaman, belki bazen kanamak..sessiz ve direnmesiz, ölü bir yaprak sarısı olup, dümdüz ve boylu boyunca, belki uzanmak ara ara ve bir yağmur sonrası, uzanmak, meleklerin çizdiği o gökkuşağına..zaman dediğin /gitmek/ gelmeliydi demek akla!.ve düşerken şiire, şarkıya aşka dair kelimelerin şu son cemresi, karartan geceleri../unutmalıyım!/ diyordun..unutmalıyım artık şarkıyı ve şiiri..oysa kalbim şöyle kanarken benim, ölmeyecekti, korkma şiirinle, şarkınla aşkınla!.Dökseydin bir ismin ardından kalan ne varsa şu birikmişlerini. Suskundun..nicedir suskundun..biliyorsun, sen sustuğunda ben…sen sustuğunda ben ne isyanlar büyütüyorum!.içimde kaçak bir rüyâ, rüyâda sen; “bir tel düşse saçından şuraya, yahut bir mahzun bakış gözlerinden, hele versen adını bana, sanki isyan çıkacak, kayıtsız bir idamın fezlekesine.
gidiyorsun ya artık şu şiirden, şimdi tüm zamanların adı /hüzün/, şimdi türküler hep gurbet ve şarkıların makamı hep hüzzam. Yanıltmaz, bil ki yanıltmaz, pusulası intihâr etmiş gemiler..aşktan gayrı ne varsa yakmadan ve bakir bir yalnızlıktan, dönemez limanlara yağmalanmadan..şu son seferinde şu gemiden arta sana kalan safir bir /yalnızlık/..son bir kez çıksan güvertesine aşkın ve rüzgârına şu açık denizlerin/in/, sen, asılıp dizginlerine kanatırcasına son bir güç, gözlerine ürkek bakıp son bir kez, şu kızıldoru safkan şiirin, tutuştursan mısralarını, elbet üşümeyecekti elbet kalbin.. son bir türkümdün ki içinde adın; /tut elimden yâr, yar başından al/.
eğer böyle gidersen, bakmadan aynalara ve kırmadan, tutmam gerek gözyaşımı gözpınarlarımda..sensiz ağlayamam ben matilda, sensiz ağlayamam!.git/me/)..
..

 abdurrahman [ 27 Eylül 2008, Cumartesi ]
yüreğinize sağlık,kaleminize varlık... çok güzel bi çalışma.ama o kadar yoğun ki adeta zihinleri yürekleri bombardımana tutuyor.taşımakta zorlanıyor yürek, akıcılığı da sağladığınızda çok güzel çalışmalar çıkaracaksınız sinenizin hayallerinizin derinliğinden...başarılar...

 GÖÇEBE [ 10 Eylül 2008, Çarşamba ]
“Bu bitmez gece eritirken mum alevi sevdamı… Göçmen kuşlar bile terk etmişken bu yorgun semaları… Ben niye mahpus bu kahkahası dökülmüş prangalara?”


hepsi güzeldi ama burası ayrı bir güzel...

yüreğinize sağlık efendim...:)


1. 

Yorum Yazın:
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:

Zemheri Edebiyat © 2006 Tüm Hakları Saklıdır
mydesign | haberci v0.2   [ w ]