Yazarlarımız
»  Said Ercan
»  ZemheriEdebiyat
»  Züleyha Çay
»  Mehmet Şamil
»  H.İbrahim Polat
»  N. Yeşilyurt
»  Adnan Taş
»  Mehmet Türkmen
»  Mustafa Uçurum
»  M. Serkan Önder
»  Adige Batur
»  Ersan Er
»  Emine Şimşek
»  Yahya Kurtkaya
»  Yılmaz Yılmaz
»  Ceyhun Köse
»  Öznur Tunç
»  Ömür Kurt
»  Yücel Şenyer
»  Fikret Beg
»  Kerem Buldu
»  AbdulazizTantik
»  Leyla Marankoz
»  Sefa Bıyık
»  A. Apaydın
»  EbrarPınar Kara
»  Adem Turan
»  Sizden Gelenler
»  A.Yılmaz Tuncer
»  Murat Hazine
»  Tuba Ünal
»  A.Kadir Akdemir
»  A.Samet Kılınç
»  HasanTülüceoğlu
»  Gülnaz Eliaçık
»  Ümit Sönmez
»  Taylan Özkan
»  Tan Doğan
»  Atilla Yaşrin
»  C.Emre Teoman
»  Hümeyra Karagöz
»  Tarık Saydıran
»  H.Metin Avcı
»  Büşra Esed
»  Nilay BOLATTAŞ
»  Elif ALACA
Arama
Tarih Saat
  
Sökülük, Kestane Ağacı ve Cibe

Kategori: Makale | Yazan: Leyla Marankoz | Okunma Sayısı: 350 | 06 Kasım 2008, Perşembe

SÖKÜLÜK, KESTANE AĞACI VE CİBE/

köyümüzün kocaman kestane ağaçları vardı, ben, küçücüktüm o zamanlar, nerden esti kestane ağaçları değil mi? bunun sebebi, annemin sobamızın üstünde kestane cızlatıyor olmasıdır. aklıma düşüverdi gemiciler köyü. birbirine sımsıkı sarılmış bir bitki örtüsünün içine serpiştirilmiş üç katlı ahşap kırmızı evler. on onbir yaşıma kadar ömrümün büyük bir bölümünü yoğun olarak kaplayan köyüm.

kapı komşumuzun kızı meryem vardı köyde. benden üç yaş büyüktü, esmer, uzun kirpikli, iri fakat çekik güzel gözleri olan bir kızdı. inatçı ve kinciydi üstelik. fakat iyi biriydi. hataları biraz geç unutuyordu sadece. insanın nankör ve zalim olduğunu düşünürsek, bu özelliğinden dolayı hayat epey zorlaşıyordu meryem için. severdim onu, köyde ondan başka arkadaşımın olmayışından dolayı değildi bu sevgi, biliyorum. çünkü evvelden beri pek sıkılmam yalnız vakit geçirmekten, halam gibi. onyedisinde evlenip gittiğinde istanbuldan gözyaşlarımı hediye etmiştim ona. haberini aldım, ikiz bebeği olmuş çocukluğumun yarısının.

ipin ucu kaçmadan toparlayayım. ekim ayı gelince alırdık torbamızla minik maşamızı elimize sökülüğe giderdik meryemle... kestane ağaçlarının bolca olduğu ırmağın üst tarafından başlayan çubuk köyünün alt tarafına kadar uzanan geniş ve dik alana verilen isimdi sökülük. ellerimiz yırtılırdı dikenlerden ama bambaşka bir keyfi vardır kestane toplamanın. mantar toplamaktan daha zevklidir laf aramızda. çünkü bulamamak gibi bir şey sözkonusu değildir. az veya çok bulursunuz. yorar ama germez. fakat mantar toplamaya gidip de iki üç kanlıca ve iki üç tilkiburnuyla dönünce eve, yorgunluğunuz yanınıza kar kalmış olur ve epey gerilmiş sinirlerinizle mutfağa akşam yemeği için bir şeyler hazırlamaya girişirsiniz. diyeceğim o ki, torbalarımızı yarılayıp geri dönüş yoluna çıktık mı meryem'le, dünyalar bizim olurdu fakat biz o sıra onunla ilgilenmeyi unuturduk. bazen korka korka gıcırdayan eski tahta köprüden geçerdik karşıya ve hiç ölmezdik, -şimdiki çocuklar çok çabuk ölüyor- bazen de taşların üstünden seke seke...

akşam üstü eve varınca -biraz da takdir edilme arzusu ile tabi- doğru büyükbabamın yanına gidip torbamı gösterirdim. hatta bir keresinde hadi bakam benim gızım bi cibe yapsın da yiyelim demişti. annem şimdi o oyalanır baba, ben yapim hemen demişti de nasıl da bozulmuşben yapcam benden istedi büyükbabam demiştim anneme bilmiş bilmiş.

kestaneyi bıçakla bir ya da iki tarafından hafifçe kesip fırında pişiririz ve buna cibe derler köyümüzde. ama bu ayrınıyı pek bilmiyor olacağım o sırada, kestaneleri kestaneleri kesmeden vermiştim fırına.  bir süre sonra fırından ses gelmeye başladı. şaşırmıştım. fırının kapağı açıldı sonra, hemen dışarı kaçıp mutfağın kapısını kapattım. annem telaşla geldi mutfağın kapısına. noldu dedi, kestaneler patlıyo dedim. olayın cereyan ettiği bölgeye sonradan intikal eden büyükbabamla annem kahkahalarla gülüyorlardı bana. büyükbabam sakar kızım benim, gel demişti. mutfaktaki sakarlığım ilk orada tescillenmişti. işte o gün öğrenmiştim ilk, kestaneyi fırına vermeden önce o sıcakta biraz nefes alabilmesi ve isyan etmemesi için küçük bir çizik atmayı gövdesine... aksi takdirde evin içinde havai fişek gösterilerini aratmayacak patlama seslerine muhatap oluyorsunuz.

nereden geldim buraya. sobamızın üstünde cızırdayan kestanelerden çıkmıştım bu yolculuğa.. köyümüzün o kocaman kestane ağaçlarını çok özledim. altına uzandığımda bana göğü göstermeyen illa beni izle diye direten nazlı kestane ağaçlarım benim. kestane ağaçlarının yapraklarını büyük fırında -ki biz ona hurun da deriz köyümüzde- ekmek yaparken hamurun altına koyarsanız ekmekte o kadar hoş bir koku olur ki yemeğe doyamazsınız.

fakat bütün bu köy sevgime rağmen beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar diyenlerden değilim. zira istanbul aşığı ve üsküdar hayranıyım kendimi bildim bileli. istanbul'u iyi şeyler yaşattı diye sevenlerden değilim, tıpkı kötü şeyler yaşattı diye nefret edenlerden olmadığım gibi. ben yazma bilmem ilahi, sen yazdın amenna bu eksiltili kaderi. şimdi..
kadın ziynete düşkündür istanbula gömün beni.
ve eğer mümkünse bir kestane ağacının gölgesine...
diyeceğim o ki..

Leyla Marankoz / Zemheri Edebiyat 6. Sayı


Yorumlar
 Gülnaz Eliaçık [ 13 Kasım 2008, Perşembe ]
Sevgili Leyla Marankoz tevafuk odur ki kestane yiyerek okudum bu yazını :) Ayrı bir tat bıraktı cümlelerin dimağımda kalemine hürmet, kelimelerine bereket...

1. 

Yorum Yazın:
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:

Zemheri Edebiyat © 2006 Tüm Hakları Saklıdır
mydesign | haberci v0.2   [ w ]