Yazarlarımız
»  Said Ercan
»  ZemheriEdebiyat
»  Züleyha Çay
»  Mehmet Şamil
»  H.İbrahim Polat
»  N. Yeşilyurt
»  Adnan Taş
»  Mehmet Türkmen
»  Mustafa Uçurum
»  M. Serkan Önder
»  Adige Batur
»  Ersan Er
»  Emine Şimşek
»  Yahya Kurtkaya
»  Yılmaz Yılmaz
»  Ceyhun Köse
»  Öznur Tunç
»  Ömür Kurt
»  Yücel Şenyer
»  Fikret Beg
»  Kerem Buldu
»  AbdulazizTantik
»  Leyla Marankoz
»  Sefa Bıyık
»  A. Apaydın
»  EbrarPınar Kara
»  Adem Turan
»  Sizden Gelenler
»  A.Yılmaz Tuncer
»  Murat Hazine
»  Tuba Ünal
»  A.Kadir Akdemir
»  A.Samet Kılınç
»  HasanTülüceoğlu
»  Gülnaz Eliaçık
»  Ümit Sönmez
»  Taylan Özkan
»  Tan Doğan
»  Atilla Yaşrin
»  C.Emre Teoman
»  Hümeyra Karagöz
»  Tarık Saydıran
»  H.Metin Avcı
»  Büşra Esed
»  Nilay BOLATTAŞ
»  Elif ALACA
Arama
Tarih Saat
  
Bir Bilmez Seyyahın Gezisi / Ümit Sönmez

Kategori: Gezi | Yazan: Ümit Sönmez | Okunma Sayısı: 727 | 04 Kasım 2008, Salı

Ruh doyar,beden doymaz diye bir söz var.Mevlana’nın sözü. Beden derken Nefs’i kastediyor zat./

 

Mevlevilerin –basit anlamıyla-dönüp durmak şeklindeki zikir ayinlerini, ruha yapışan bu Nefs’i fırlatıp atmak eylemi gibi canlandırırım hayalimde. Candan can gidercesine sabırlı bir mücadeledir, sema aynı zamanda,mikro alemde dönüp –duran elektronlar gibi bir merkeze mutlak konsantrasyon halidir Sema(-Semah).

 

Nefs olmadan ruhiyatlar özgürdür; aslına baktıkları için, öze döndükleri için. Bir olmaktır Yaradan ile ; sonsuz güç olmaktır peyk olup dönmek. Binlerce alem O’na dönmektedir, binlerce alem ona dönmekte iken vecd ile kendilerinden geçmektedir…

Bu nefs denen hayvan ise emmektedir ruhlarımıza yapışıp özümüzü, can ferimizi…

 

Binlerce alem var alemler içinde…

Aşikar oldu  duyan, gören gönüllerde…

Kudüm sesleri ile  semazen kalplerinde

….

Geçen yaz aylarında, işlerim sebebiyle gittiğim Konya’da , Mevlana türbesine , kaldığım günlerin hepsinde gittim. Yerli-yabancı turistler…İlgili ve huzurlu hayretli gözler..Binlerce kilometre ötelere bile ulaşan Ney sesleri…Bir mana var ki o kadar uzaklara gitmiş ve almış getirmiş o kadar kalbi bu türbeye,binlerce kalp her gün onun dizeleriyle, ona adanan ilahilerle atıp duruyordu türbe içerisinde ve yine yüzlerini , mezar taşlarını korumak amacıyla yapılmış duvarlara sürenler. Ne olursa olsun, bir huzur vardı ki  Ney sesinde; eriten, gönülleri bir eden bir huşu…Kullar hakta eriyince ne önemi vardı bilirin bilmezin…

 

Uzunca bir zamandır bir boşluk içerisindeyim; bu boşluk, maddi alemdeki, güdülerime hitabeden bir yokluktan/yokluklardan kaynaklanmıyor. Bunun kendime ispatını şöyle yapıyorum: gülüyorum insanların, peşlerinden koştukları şeylere kendime, pek çok konuda  maddi imkanlar oluşturabilme potansiyelim olmasına rağmen, hissizim... Mesela para konusu; ”bugün buldum,bugün yerim;hak kerimdir yarına.”

 

Bir çeşit, dekoru genişletilmiş, eşyaya boğulmuş, zaman boyutu göreceli olarak sonsuza uzamlanmış  evcilik oyunu oynuyor insanlar, sahte paralarla biriktirmecilik oynuyorlar mesela veya başka hırslar, hevesler, ihtiraslar çok zor bir iş, çok zor bir mücadele bu çünkü çok tatlıdır, para, şehvet, lüks arabalar, evler, ihtiraslar, sanılgılar, kibirler…

 

Bahaneler bulmayı çok sever insanoğlu; ”Zaman kötü dikkatli olmak lazım, ne olacağı belli olmaz…” “Ne olacağı belli olmaz” ın arkasında kendini bu dünyevi aleme iyice bağlama isteği vardır külli yalandır yani.

/ 

İnsan bu dünyaya elbetteki bağlanmalıdır, gönlünü,”eşya”nın manasına bağlamalıdır; sert bir kıştan sonra, baharın gelişine, ilk yeşil bir otun rengine hayran olarak bağlamalıdır kendini bu dünyaya veya öyle bağlanmalı ki bu dünyaya, öyle çevirmeli ki yüzünü bu dünyaya mesela bir çocuğu sevindirmeli, başka çocukları zaten Mevlana da, yüzünü öteki aleme değil, bu aleme çevirmiştir. Öteki alemi kim bilir? Bilmediğine kim hayran olur? Hayranlı, seyranlık bu dünyadadır. Görmek bilmek duymak erimek bir çocuğun gülüşünde ve erimek tüm güzel manalarda..Bir eksik kalıyor geriye; Sevgilinin cemalini görmek.”

 

Sema başlıyor…Kudüm*’e vurulan ilk el darbesi; ürperten bir ses: Dum!” .Kun’dur bu; ol ey alemim, Vahdet-i Vücudum,Mutlak gerçeğim..Kun! Başlıyor işte!..Ol’an bütün alemler semaya duruyor…Hayran ve seyran şekilde…

 

Bu yolun yolcusu; seyyahı, kendini zora atandır…Çırılçıplakken,et iken tüm varlığı, kendini sert ayazlara atandır, koşa koşa gidendir…Yok etmelidir bedensel her şeyi ;gülmelidir, küçümsemelidir kendi etini, donarken ayazlarda gülmelidir, engeldir beden çünkü yok etmelidir; batıllı batını karışık edendir. Manayı yok edendir, hiç edendir donmak ise, üşümek ise nefse sırtı dönmektir fakat öyle de tehlikeli bir yoldur ki bu sırtını dönmek ,varlıkla tekrar ölür ise, hep ölü kalır, kaybolur.

 

Seyyah, sırtındaki siyah örtüyü kaldırır atar..Siyah örtü hiçliktir; yokluktur beyaza bürünür seyyah beyazın ortaya çıkması farkına varmaktır, hakikatın. İlmel(akli) yakın adımıdır bu. Kudüm’ün sesini duymuş, Kun’u duymuş, Ol’muş ve semaya hazırlanmaktadır.
;tüm alemler gibi…

 

Açar ellerini semaya…Ve atar bütün nefsini…Savurur..sema boyunca seyyah…Aynel yakın ‘da hisseder sevgiliyi ;sema boyunca hisseder,bir tınısı bin alemi dolanan titreten Ney sesleriyle…Hakkel yakın”da,bir O bilir,kulunu…

 

 

Zamanı farklı algılamaya başladım;zaman,koskoca bir an’dır,diyorum ve fakat bu bir takım yanılsamalara yol açıyor bende…Gidilecek yolu bilmem gidebileceğim anlamına gelmiyor tabii…O yolcu,o seyyah şimdi kim bilir nerde?

 

Seyrediyoruz semazenleri, sema gösterilerini ziyaret ediyoruz; huzurlu bulduğumuz mekanları.”Ben” i tanımaktan bile aciz olunca bizler; bırakın semayı, bırakın İlmel yakını-farkında olmayı,yanılsamalar içinde sema(!?) edip duruyoruz. Tüm alemler sema eder durur fakat insanoğlu bir başkadır; kah sema(!?) edip-olmadı bir daha- durur, kah sema eder durur./

 

Bir gideyim dedim; Tokat’taki mevlevihaneye; tarihin en eski ahşap mevlevihanesine, Bey Sokağı’nda bulunan bu Mevlevihane’ye… XVII. Yüzyılın ilk yarısında Sultan III. Ahmet’in veziri Süğlün Muşlu Paşa yaptırmış. Evliya Çelebi de bu Mevlevihane’den söz etmiş: “Mevlevihane gayet mamur olup yapanı merhum Süğlün Muslu Paşa’dır ki Sultan Ahmet Han vezirlerinden olup, sadrazam olamamıştı amma iri vücutlu, cömert bir zat olmakla Mevlana’nın ruhunu şad ve Mevlevi tariki fukarasının gönlünü hoş etmek için bir Mevlevihane yaptırmıştır ki, benzeri hiçbir memlekette yoktur. Meğer İstanbul’daki Beşiktaş Mevlevihanesi ola amma bunun vakıfları ondan pek fazla olmakla gayet mamurdur. Semahane etrafında sema yapan fukaranın odalarının bütün pencereleri dört taraftaki çiçekli ve çimenli yerlere bakar. Haftada iki gün mukabele olarak Mevlana ayini yapılır. Güya ki Hüseyin Baykara fasılları olur. Bilhassa Sızıltızâdeler adındaki neyzenleri vardır ki her biri kendi sanatının tekidir. Gece ve gündüz bütün fukara ve ahbaplara nimeti boldur.”

 

Gittim; belki biraz duyumsayabilirim diy belki, derviş hücrelerinde bir kuru ekmeğin sırrını çözebilirim diye…Müttekalara** dayanan uykusuz başların, uykusuz bedenlerin sırrını çözerim diye…

 

Müzeye dönüştürülmüş insan biraz heyecanlanıyor ne olursa olsun gezdim, inceledim, tek tek; eski kitapları, Şeyh postunu, Ney’leri…Gerçekten huzur var fakat, biraz heyecan ve onları biraz uzak algılamam; bu iki şey, acımtırak bir his bıraktı içimde; burukluk.

 

Gezdim müzeyi/mevlevihaneyi sonra, çıktım. Tokat’ın ortasından geçen G.O.P. bulvarına doğru yürüdüm. Biraz daha dedim biraz daha belki duyumsarım diye ”bir derviş gibi”sırtımdaki siyah örtüyü çıkaramadan daha baktım ki G.O.P bulvarına çıkmışım, insanların arasına karışmışım Herkes siyah örtülü, benim gibi.

 

Ümit SÖNMEZ / Zemheri Edebiyat 6. Sayı

 

____________________________________________________________________

*Kudüm:Vurmalı bir çalgı

**Mütteka: Dervişlerin,derin uyumamak,uzanıp yatmamak için çenelerini dayadıkları T şeklinde ağaç parçası.


Yorumlar
 okan fevzi özkara [ 13 Şubat 2009, Cuma ]
gerçekten çok beğenddim güzel yazı

1. 

Yorum Yazın:
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:

Zemheri Edebiyat © 2006 Tüm Hakları Saklıdır
mydesign | haberci v0.2   [ w ]