Yazarlarımız
»  Said Ercan
»  ZemheriEdebiyat
»  Züleyha Çay
»  Mehmet Şamil
»  H.İbrahim Polat
»  N. Yeşilyurt
»  Adnan Taş
»  Mehmet Türkmen
»  Mustafa Uçurum
»  M. Serkan Önder
»  Adige Batur
»  Ersan Er
»  Emine Şimşek
»  Yahya Kurtkaya
»  Yılmaz Yılmaz
»  Ceyhun Köse
»  Öznur Tunç
»  Ömür Kurt
»  Yücel Şenyer
»  Fikret Beg
»  Kerem Buldu
»  AbdulazizTantik
»  Leyla Marankoz
»  Sefa Bıyık
»  A. Apaydın
»  EbrarPınar Kara
»  Adem Turan
»  Sizden Gelenler
»  A.Yılmaz Tuncer
»  Murat Hazine
»  Tuba Ünal
»  A.Kadir Akdemir
»  A.Samet Kılınç
»  HasanTülüceoğlu
»  Gülnaz Eliaçık
»  Ümit Sönmez
»  Taylan Özkan
»  Tan Doğan
»  Atilla Yaşrin
»  C.Emre Teoman
»  Hümeyra Karagöz
»  Tarık Saydıran
»  H.Metin Avcı
»  Büşra Esed
»  Nilay BOLATTAŞ
»  Elif ALACA
Arama
Tarih Saat
  
Nil'in Bahçesi / Nergihan Yeşilyurt

Kategori: Deneme | Yazan: N. Yeşilyurt | Okunma Sayısı: 320 | 03 Kasım 2008, Pazartesi

/

NİL’İN BAHÇESİ

Bahçeden geçtim. Gölgem, ürkek gülfidanlarının sayelerini ezip geçerken… Nil, dedim “ Farkında mısın ne çok çiçek kurutmuşuz gölgemizde! Sırf sevgiliye gidecek mektuba rayihası düşsün diye bunca zulüm…” Nil dedim, “ Kopartılacağını bilseydiler yine de sevgililer ‘Gül koksun; sen koksun ellerinin değdiği kâğıtlar.’ Derler miydi?
Nil dedim. Ne güzel susuyordun. Yok oluş mührünü kıran bakir dervişler gibi çile hücresinde biriken karanlıklara suskularından nuraniyet devşiriyordun.  Velev ki, çocuktun. Gülün de gün ışığının da elinden tutuyordun. Bahçeden geçtik. Gözlerinde ne çok soru… Yetişemiyor esbabları yırtılmış kelimelerim içindeki tufanın içimdeki çölü vurmasına. Yani vuruluyordum.
Biliyor musun, mevsimler de çiçekler gibi… Yeniden açsalar da hiçbir zaman aynı olmuyor. Renkler soluyor ve mevsimler değişiyor. Sen de bir mevsimin en tatlı rengi değil misin? Yitme istiyorum hepsi o.
İçimden birden bire çıkıveren bu saklambaç ebesine göz kırpıp sen, saklandın meşenin arkasına. Nil dedim  “Çok koşturma beni, yüreğim yaşlıca. Düşüveririm bir zulmet üzerine, kırılıverir göğümün eleğimsağmaları.” Sen muzip dalgaların yanaştığı kıyı… Durmadan ağaç değiştiriyordun. Meşe, söğüt, servi, elma derken gövdeni görünmez kılan sihirler sahibi çınar… Bense hiçbir gölgeye sığamayacak kadar dünyayla dolmuştum. Nil dedim, “ Ne çok seviyorsun saklambaç oynamayı. Oysa benim sakladığım sandıklarım… Oysa benim oyası sökülmüş çeyizlerim… Oysa benim… Ah Nil, niçin bu kadar çok seviyorsun saklambaç oynamayı?”
Bahçeden geçtik.  Bile bile yarım bırakılmış bir oyundan, bir gün batımından, bir geceden geçtik. Ben senin yaşlanmış ellerini kesip atmak istedim umudunu soğuruyorlar diye. Ne canice bir arzu bu! Sen benim çocuk bakışlarımın eskiyen yerlerini yamaladın. Bazen hangimiz büyücek, hangimiz anlamaz dünya kafiyesinden çözemedim.
Varlık fiiline dokunan tek yerim karanlıkta salınan sesim. Seninse, varlığının hangi notasına dokunsam çıldırtacak çığlıkların süzülüyordu pembe yanaklarından. Nil dedim, “Gel şu papatyaları seyredelim. Ne beyazlar görüyor musun, tıpkı senin gibi! Bakma bana öyle bakışlarına siyah ayarlar çekerek. Beyazsın işte, beyaz… Sabah serinliği gibi… Papatyaların sevilir-sevilmez yolunan yaprakları gibi… Beyazsın işte. “
Biraz daha yürüdük. Kaybolmuş şehri bulmaya niyetli, şehri daha çok kaybetmeye amelli idik biz. Nil dedim, “ Bu patikayı hatırlıyor musun? Sen daha bir çocukken, elinden tutup getirmiştim. Hani sen, komşunun maviş gözlü oğlanını gösterip:
‘Periş abla, Ahmet çok göğe baktım diye gözlerim mavi dedi, sahi ben de çok denize baksam benim gözlerim de mavi olur mu?’
Demiştin.”
Hatırlıyorsun elbet. Bana Perihân diyemezdin. ‘Periş’ derdin. R’leri de y gibi söylerdin. Kirlenmemişti deniz o zaman bakanın mavi gözleri oluyordu. Şimdi baktıkça içim çekiliyor, kararıyorum.  Senin bakışların da siyahî dumanların içinde kaybolup gitmiş. N’olurdu yine dolaşsaydık beyaz kiraz çiçekleri altında yüreğimize tutturduğumuz mavi göklerle.
Zaman demiştim ya Nil. Zaman… Tükendi.  Patika da, bulmaya niyet ettiğimiz şehir de, denizin mavisi de… Tükendi. Bir kurşun tuttu geceyi; bir nazar tenimizi yaktı. Kimsecikler kalmayan bu bahçeden hüzünle geçip gittik.
 Bana biraz elini tuttuğun güneşlerden bahset olmaz mı? Ne çok siyah rengin oldu böyle! Kurşungeçirmez geceler giydin sırtındaki güneş yanıklarını örtmek istercesine.  Şimdi saçlarımdaki beyazları bahçenin zeminine gömüyorum, hangi vaktin adıydı zemherir unutuyorum.  Kalk, seher vakti taşa oturulmaz demedim mi? Şu ötesi berisi nereden geldiyse saçalım rüzgâra, kara meltemdir bu matem!
Ben içimden ‘Nil’ dedim, sen gözlerinle ‘Sus’ dedin. İçimde konuşan seslerin bahçeni tarumar edeceğini bilebilseydim böylesi avaz avaz konuşturur muyum iç bahçenin laf anlamaz serçelerini!
Nil dedim, “ Kaygısız mevsimler görecek miyiz? Belki senin renginde. Belki benim…”
Nil dedim, “Beklesem. Sende solan mevsim, bir gün… Bir gün gelir mi, bende biriktirilmiş rengini almaya?”
Yine sustun, bahçene sererken her günkü gecenin döşeklerini.

 Nergihan Yeşilyurt / Zemheri Edebiyat 6. Sayı


Yorumlar

Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın:
İsim:
E-Posta:
Mesaj:
 
Onay Kodu:

Zemheri Edebiyat © 2006 Tüm Hakları Saklıdır
mydesign | haberci v0.2   [ w ]